h1

leyla yı seviyorum

Aralık 7, 2007

leyla, canımın içi seni çok seviyorum.oylesine cok seviyorum herseyden herkezden öncesın benım için sana bunları soylemeyı cok ıstıyorum.oluyorum senın ıcın ya.benımle olursan allahdan baska ne isteyebılırım kı.sevmek cok guzel bıseymiş sırılsıklam aşıgım ben ona.tum dunya duysun ıstıyorum leyla yı sevıyorum.

h1

Ağustos 13, 2007

http://modifiye34.com/data/media/49/yerli_406_d.jpg

h1

Ağustos 13, 2007

h1

EZANLAR

Ocak 8, 2007

“İhtilaf ı metâli’ sebebiyle küre üzerinde

ezansız zaman yoktur”

Zaman geçmez ki yüz binlerce kalbin vecd-i sekrânı,

Zeminden yükselip, göklerde vahdetzâr-ı Yezdân-ı

Ararken, dehşet-âkîn etmesin bir sayha vicdânı.

Ne lâhûtî sadâ “Allâhu ekber!” sarsıyor cânı…

Bu birgülbank-i Hak’tır, çok mudur inletse ekvânı?

Bu lâhûtî sadâ çıktıkça cûşa-cûş olup yerden,

İner esrâr-ı kudret kibriyâ tavrıyle göklerden.

Bütün âheng-i hilkat yâd ederken Hakk’ı ezberden,

Vicâhî feyz alır artık o nûru’n-nûr-i ezherden:

Hüveydâ şimdi cânandır seherden, şâm-ı esmerden!

Seher vaktinde mevcûdât, nûşîn hâb içindeyken,

Bu rûhânî nevâ âfâkı mevcâ-mevc edip birden;

Muhîtin kalb-i hâmûşunda başlar bir hazin şîven.

Bakarsın her taraf zulmet, fakat bir zulmet-i rûşen!

Semâ bîdâr, her yıldız Cemâlu’llâh’a bir revzen.

Maîşet kayd-ı can fersâsının mahkûm-ı, bîzârı,

Bütün bîçâreler gündüz bu yâd-ı merhametkârı,

Duyar sermest olur görmüş kadar ferdâ-yı Dîdâr’ı!

O neşveyle, yorulmak şöyle dursun, en ağır bârı,

Sürükler görmeden, göstermeden yılgınlık âsârı.

Güneş mağrib-güzîn olmuş semâ esmer, ufuk gülgûn;

Zaman durgun, zemin muğber, cihan dembeste, can mahzûn;

Gariblik rû-nümâ yer yer, sükûnet dembedem efzûn…

Bakarsın bir de gülbank-i İlâhiden dolup gerdûn,

O tenhayî-i sevdâvî olur Allâh ile meskûn!

İnip vaktâ ki leylin dest-i istîlâsı gabrâya,

Serer dünyâya zulmetten adem çeklinde bir sâye;

Nazar medhûş, müstağrak giderken zîr ü bâlâya.

Döner, “Allâhu ekber” cûşu yükseldikçe Mevlâ’ya,

O muzlim sîne-i hilkat tecellîzâr-ı Sînâ ya!

Senin, dem geçmiyor, yâdınla lebrîz olmadan eb’âd!

Ne müdhiş saltanat yâ Rab, nasıl âsûde istibdâd!

O istibdâda hürmettir ezanlar, subhalar, evrâd…

Hayır, sen rûh-i rahmetsin, bu sesler senden ister dâd,

Verir miydin, eğer dâd etmesen, feryâda isti’dâd?

* *

*

Gunûde rûh-i tabîat samîm-i zulmette…

Sitâreler bile bâlâ-yı sermediyyette,

Yavaş yavaş uyumak istiyor yumup gözünü;

Seher semâlann altında, açmıyor yüzünü.

Firâş-ı leylde dinmiş bütün enîn-i hayat,

Ridâ-bedûş-i sükûnet önümde hep safahat.

Görüp muhîtimi dalgın hamûş bir vecde,

O hâli ben de temâşâya daldım âsûde.

Nigâhı mest ediyorken bu levha-i mahmûr,

Ufukta yükselerek bir sadâ yı dûrâ-dûr,

Yayıldı rûy-i zemînin o anda her yerine,

Sokuldu leyl-i ketûmun bütün serâirine.

Cihân-ı nâimi kaldırdı, bî-karâr etti,

Zalâm içinde ne âlemler âşikâr etti!

O yükselen sesi tekrîre başlayıp eb’âd,

Duyuldu sîne-i şebden medîd bir feryâd.

Semâya çıktı o feryâd, âh-ı ümmet olup!

Semâdan indi o feryâd, rûh-i rahmet olup!

Uzaktan andırıyorken, demin, heyûlâyı;

Semâ’hâne-i leylin birer küçük nâyı

Gibiydi şimdi hayâlimde her menâr-ı mehîb…

O taş yürekte bu sûzişli nağmeler ne garîb!

O nây pârelerin sonra hepsi hemdem olup,

Uyandı rûh-i sükûnette bir azîm âşûb.

Coşunca âlem-i câmidde sayha-i tehlîl,

Minâreler bana gelmişti sûr-i İsrafil:

Muhîte çekmiş iken dest-i şeb, ridâ-yı memât;

Uyandı karşıki evlerde lem’a lem’a hayât.

Uyandı sonra avâlim, uyandı rûh-i sabâh;

Uyandı hâb-ı ademden birer birer eşbâh;

Uyandı bende de bir şeb-çerağ-ı zulmet-sûz,

Ki tâ ebed olacak feyz-i Hak’la sîne-firûz.

Tasavvur eylemem artık zevâl o meş’a1 için…

Meğer ki nûr-i İlâhi ufûl edip gitsin

h1

Ocak 8, 2007

AZİMDEN SONRA TEVEKKÜL

“…Bir kerre de azmettin mi, artık Allah(c.c.)’a dayan…”

(Âl-i İmrân, 159)

“- Allah’a dayanmak mı? Asırlarca dayandık!

Düşdükse bu hüsrâna, onun nârına yandık!

Yetmez mi çocukluktaki efsâneye hürmet?

Dersen ki: Ufuklarda bir aydınlık uyansın;

Mâzîyi ateş vermeli, baştan başa yansın!

Şaşkınlık olur köhne telâkkîleri ihyâ;

Şeydâ-yı terakkî, koşuyor, baksana dünyâ.

Elverdi masal dinlediğim bunca zamandır;

Ben kanmıyorum, git de sen aptalları kandır!”

- Allah’a değil, taptığın evhâma dayandın;

Yandınsa eğer, hakk-ı sarîhindi ki yandın…

Meflûc ederek azmini bir felc-i irâdî,

Yattın, kötürümler gibi, yattın mütemâdî!

Mâdem ki didinmez, edemez, uğraşamazsın;

İksîr-i bekâ içsen, emîn ol, yaşamazsın.

Mevcûd ise bir hakk-ı hayat ortada, şâyed,

Mutlak değil elbette, vazîfeyle mukayyed.

Takyîd-i İlâhî ki: Bilâ-kayd ona münkâd,

Kalbinde cihanlar darabân eyliyen eb’âd.

Lâ-kayd olamazdın, biraz insâfın olaydı,

Duydukça bütün sîne-i hilkatten o kaydı.

“Allah’a dayandım!” diye sen çıkma yataktan…

Ma’nâ yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan!

Ecdâdını, zannetme, asırlarca uyurdu;

Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?

Üç kıt’ada, yer yer, kanayan izleri şâhid:

Dinlenmedi birgün o büyük nesl-i mücâhid.

Âlemde “tevekkül” demek olsaydı “atâlet’;

Mîrâs-ı diyânetle yaşar mıydı bu millet?

Çoktan kürenin meş’al-i tevhîdi sönerdi;

Kur’an duramaz, nezd-i İlâhîye dönerdi.

“Dünya koşuyor” söz mü? Berâber koşacaktın;

Heyhât, bütün azmi sen arkanda bıraktın!

Mâdem ki uyandın o medîd uykularından,

Bir parçacık olsun, hadi, hiç yoksa, kımıldan.

Ensendekiler “leş” diye çiğner seni sonra;

Ba’sin de kalır ta gelecek nefha-i Sûr’a!

Çiğner ya, tabî’î, ne düşünsün de bıraksın?

Bir parça kımıldan, diyorum, mahvolacaksın!

Dünya koşuyorken yolun üstünde yatılmaz;

Davranmıyacak kimse bu meydana atılmaz.

Müstakbeli bul, sen de koşanlarla bir ol da.

Maziyi, fakat yıkmaya kalkma bu yolda.

Ahlâfa döner; korkarım, eslâfa hücumu:

Mâzîsi yıkık milletin âtîsi olur mu?

Ey yolcu, uyan! Yoksa çıkarsın ki sabâha:

Bir kupkuru çöl var; ne ışık var, ne de vâha!

İstanbul, 13 Teşrinisina 1335 (1919

h1

AZİMDEN SONRA TEVEKKÜL

Ocak 8, 2007

AZİMDEN SONRA TEVEKKÜL

“…Bir kerre de azmettin mi, artık Allah(c.c.)’a dayan…”

(Âl-i İmrân, 159)

“- Allah’a dayanmak mı? Asırlarca dayandık!

Düşdükse bu hüsrâna, onun nârına yandık!

Yetmez mi çocukluktaki efsâneye hürmet?

Dersen ki: Ufuklarda bir aydınlık uyansın;

Mâzîyi ateş vermeli, baştan başa yansın!

Şaşkınlık olur köhne telâkkîleri ihyâ;

Şeydâ-yı terakkî, koşuyor, baksana dünyâ.

Elverdi masal dinlediğim bunca zamandır;

Ben kanmıyorum, git de sen aptalları kandır!”

- Allah’a değil, taptığın evhâma dayandın;

Yandınsa eğer, hakk-ı sarîhindi ki yandın…

Meflûc ederek azmini bir felc-i irâdî,

Yattın, kötürümler gibi, yattın mütemâdî!

Mâdem ki didinmez, edemez, uğraşamazsın;

İksîr-i bekâ içsen, emîn ol, yaşamazsın.

Mevcûd ise bir hakk-ı hayat ortada, şâyed,

Mutlak değil elbette, vazîfeyle mukayyed.

Takyîd-i İlâhî ki: Bilâ-kayd ona münkâd,

Kalbinde cihanlar darabân eyliyen eb’âd.

Lâ-kayd olamazdın, biraz insâfın olaydı,

Duydukça bütün sîne-i hilkatten o kaydı.

“Allah’a dayandım!” diye sen çıkma yataktan…

Ma’nâ yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan!

Ecdâdını, zannetme, asırlarca uyurdu;

Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?

Üç kıt’ada, yer yer, kanayan izleri şâhid:

Dinlenmedi birgün o büyük nesl-i mücâhid.

Âlemde “tevekkül” demek olsaydı “atâlet’;

Mîrâs-ı diyânetle yaşar mıydı bu millet?

Çoktan kürenin meş’al-i tevhîdi sönerdi;

Kur’an duramaz, nezd-i İlâhîye dönerdi.

“Dünya koşuyor” söz mü? Berâber koşacaktın;

Heyhât, bütün azmi sen arkanda bıraktın!

Mâdem ki uyandın o medîd uykularından,

Bir parçacık olsun, hadi, hiç yoksa, kımıldan.

Ensendekiler “leş” diye çiğner seni sonra;

Ba’sin de kalır ta gelecek nefha-i Sûr’a!

Çiğner ya, tabî’î, ne düşünsün de bıraksın?

Bir parça kımıldan, diyorum, mahvolacaksın!

Dünya koşuyorken yolun üstünde yatılmaz;

Davranmıyacak kimse bu meydana atılmaz.

Müstakbeli bul, sen de koşanlarla bir ol da.

Maziyi, fakat yıkmaya kalkma bu yolda.

Ahlâfa döner; korkarım, eslâfa hücumu:

Mâzîsi yıkık milletin âtîsi olur mu?

Ey yolcu, uyan! Yoksa çıkarsın ki sabâha:

Bir kupkuru çöl var; ne ışık var, ne de vâha!

İstanbul, 13 Teşrinisina 1335 (1919

h1

ACEM ŞAHI

Ocak 8, 2007

ACEM ŞAHI *

“Be-merdî ki mülk-i serâser zemin

Neyerzed-ki hûnî çeked ber zemin.” **

Sâdî

Gürz-i girân-ı zulmünü ey kanlı nâsiye;

Eyvân-ı zer-cidârına as ziynetin diye!

Al kanlı bir kefenle donat hayme-gâhını,

Canlarla yak meşâil-i mâtem- penâhını!

Makberlerin hufeyre-i muzlim-dehanları,

Dendân-ı gayz u kahra şebîh üstühanları

Yâd eylesin mezâlimini tâ ebed senin,

Ey cephesi, kitâbesi bin kanlı medfenin!

Ey bir hayâle tuhfe kılan bin hakîkati,

Ey âhenîn eliyle kazıp kabr-i milleti,

Nûr-ı hayât ufuklarını herc ü merc eden

Leylin şedîd zulmetini rûha mezc eden’

Envâr-ı mihr-i fikri sen ey hâksâr eden,

Meyyitlerin izâmı gibi târumâr eden!

Ey hâdimi serâçe-i mâtem feşanların!

Rahş-i akûr-i zulmüne pâmâl olanların

Gül-gonce-i mezârı mıdır tâc-ı devletin?

Tutmuşsa da avâlim-i efkârı şöhretin,

Zannetme ki hükûmetinin efseriyledir…

Sadî’lerin mezâr-ı çemen-ber-seriyledir.

Sa’dî’lerin mezârı, evet, bir avuç türâb…

Tahtınsa bir cihan ki senin âsüman-meâb!

Lâkin o kabre bence fedâ taht ü efserin…

Makber-güzîn olup da sükût eyliyenlerin

Feryâd-ı vâpesînine değmez bu velvelen…

Mudhik gelir nigâh-ı temâşâma hâilen!

Bin mülkü, milleti yok eden pençe-i felek,

Bir şahsı şüphesiz ebedî kılmamak gerek.

Mâzî ki işte makbereler mâverâsıdır,

Milletlerin haziyre-i zair-cüdâsıdır

Atfeylesen nigâhını ka’r-ı zalâmına;

Milletlere gözün ilişir na’ş nâmına!

Dârâ’ların o nâsiye-i târumârını,

Ecdâdının izâmını, çökmüş mezârını

Pîş-i nigâh-ı ibretine al da bir düşün…

Çoktur bu rütbe dağdağa bir kabza hâk için!

İklîmler alan o muazzam Napolyon’un

Bir hufredir kazandığı şey. İşte bak onun

En son serîri makbere-i mâtemîsidir,

Akreplerin nedîmi, yılanlar enisidir!

Yer kalmamış sarây-ı muallâna bak utan:

Mâtem-sarâylarla dolu sâha-i vatan!

Emr-i cihan-mutâı bu dünyâyı râm eden

Eslâfının -bugün düşünürsek -değil iken

Toprak olan dehenleri feryâda muktedir,

Hâlâ senin bu velvele-i nahvetin nedir?

“Riyâset be-dest-i kesânî hatâst

Ki ez-destşan-i desthâ ber-hudâst” ***

Sa’dî

Bu müdhiş velvelen İrân’ı dâim inletir sanma.

“Muzaffersin!” diyen sesler bütün hâindir, aldanma.

Zaferyâb olduğun kimdir? Düşün bir kerre, millet mi?

Adâlet isteyen bir kavmi vurmak gâlibiyyet mi?

Nasîbin yok mudur bir parça olsun âdemiyyetten?

Nasıl aldırmıyorsun yükselen feryâda milletten?

Emîn ol bunca mazlûmun yüreklerden kopan âhı,

Tependen indirir elbette bir gün lâ’netu’llâhı!

Sığınmış olduğun şevket-sarây-ı zulmü pek muhkem

Hayâl etmektesin… Lâkin ne bârûlar, ne müstahkem

Penâh-ı bî-amanlar, heybet-i Kahhâr-ı Mutlak’la,

Kökünden devrilip bir anda yeksân oldu toprakla!

O, bir çok memleket vîrân edip yaptırdığın eyvân

Harâb olmaz mı? Kabristâna dönmüşken bütün İran?

Evet, İrân’ı kabristâna döndürdün, helâk ettin;

Kefen yaptın girîbân-ı ümîdi çâk çâk ettin!

“Bütün dünyâ için bir damla kan çoktur” diyorlar, sen,

Şu ma’sûm ümmetin seller akıttın hûn-i pâkinden!

Yüzünden perde-i temkîni artık kaldırıp attın:

Ne mâhiyyet, nasıl fıtrattasın, dünyâya anlattın!

Livâü’1-hamd-i hürriyyet iken İslâm için gâyet,

Nedir pâmâl-i istibdâdın olmak öyle bir râyet?

Kazak celbeyleyip tâ Rusya’dân sâdâtı çiğnettin;

Yezîd’in rûhu şâd olsun… Emînim çünkü şâd ettin!

Şehâmet gösterip binlerce Beytullâh’ı bastırdın;

Şecâat arz edib birçok ricâlullâhı astırdın!

Ne Allah’tan hayâ ettin, ne Peygamber’den âr ettin:

Devirdin kâ’be-i ulyâ-yı dîni, hâk-sâr ettin!

Hamâset perverân-ı kavmi tuttun bir bir öldürdün,

Umûmen Şark’ı ağlattın, umûmen Garb’ı güldürdün..

Hayır, hiçbir gülen yok, sızlıyor Garb’ın da vicdânı,

Görüp ecsâd-ı mazlûmîne meşher hâk-i İrân’ı!

O Sâ’dî’ler, o Hâfız’lar, o Firdevsî, o Râzî’ler,

Gazâlî’ler, o Kutbüddin, o Sa’düddin, o Kâdîler.

Yetiştirmiş; o Örfi’nin, o birçok şems-i irfanın

Ziyâsından tenevvür eylemiş iklîmi dünyânın,

Bugün makhûr-i nâdânîsidir bir fırka haydûdun!

Nedir pinhân olan esrârı bilmem, bunda Ma’bûd’un.

Hayır, Ma’bûd’a ircâında yoktur bunların ma’nâ:

Yataklık eylemez cânîye -hâşâ- bir zaman Mevlâ.

Şehâmet perverâ, Şâhâ! Zaman, bî-dâdı kaldırmaz;

Hatâ etmektesin şâyed diyorsan “Kimse aldırmaz.”

Bu istibdâda artık bir nihâyet ver ki: İstikbâl

Karanlık derler amma işte pek meydanda: İzmihlâl!

*********************

* Mehmet Akif bu manzumeyi Mithat Cemal ile beraber yazmışlardır. Birinci parça Mithat Cemal’e ait olup, ikinci parça Mehmet Akif’indir.

** “Baştan başa bütün dünya, bir damla kanın yere dökülmesine değmez.”

*** “Zalimliğinden halkın Allah’a sığındığı kimselerin, devlet başında kalmaları doğru değildir.”

h1

MEHMET AKİF ERSOY

Ocak 8, 2007

——————————————————————————–

Istiklâl Marsi sâiri. 1877 yilinda Istanbul’da dogdu. Annesi Emine Serife Hanim, babasi Temiz Tâhir Efendidir. Ilk tahsiline Emir Buhâri Mahalle Mektebinde basladi. Ilk ve orta ögrenimden sonra Mülkiye Mektebine devam etti. Babasinin vefâti ve evlerinin yanmasi üzerine mülkiyeyi birakip Baytar Mektebini birincilikle bitirdi. Tahsil hayâti boyunca yabanci dil derslerine ilgi duydu. Fransizca ve Farsça ögrendi. Babasindan Arapça dersleri aldi.

Zirâat nezâretinde baytar olarak vazife aldi. Üç dört sene Rumeli, Anadolu ve Arabistan’da bulasici hayvan hastaliklari tedâvisi için bir hayli dolasti. Bu müddet zarfinda halkla temasta bulundu. Âkif’in memuriyet hayati 1893 yilinda baslar ve 1913 târihine kadar devam eder. Memuriyetinin yaninda Ziraat Mektebinde ve Dârulfünûn’da edebiyat dersleri veriyordu.

1893 senesinde Tophâne-i Âmire veznedâri M. Emin Beyin kizi ismet Hanimla evlendi.
Âkif okulda ögrendikleriyle yetinmeyerek, disarda kendi kendini yetistirerek tahsilini tamamlamaya, bilgisini genisletmeye çalisti. Memuriyet hayatina basladiktan sonra ögretmenlik yaparak ve siir yazarak edebiyat sâhasindaki çalismalarina devam etti. Fakat onun nesriyat âlemine girisi daha fazla 1908′de Ikinci Mesrutiyetin îlâniyla baslar. Bu târihten itibaren siirlerini Sirât-i Müstakîm’de nesretmeye basladi.
Âkif, yazi ve siirlerini hiçbir zaman geçim kaynagi olarak görmedi. Buna ragmen onu memlekete tanitan, halka sevdiren asil vasfi sâirligidir.

Birinci Cihan Harbi sirasinda Berlin ve Necid’e (Arabistan) gitti. Çanakkale harbi, onun Berlin seyahati sirasinda meydana gelmis, sâir o günlerin istirap ve heyecanini orada yasamistir. Sâir, bu iki seyâhatiyle ilgili Berlin Hatiralari ve Necid Çöllerinden Medîne’ye adli eserlerini yazmistir. Harbin son senesinde, çok sevdigi dostu Ismail Hakki Izmirli ile Lübnan’a gitti.

Cihan Harbi 1918′de imzâlanan Mondros Mütârekesi ile nihayete erdikten sonra, galip devletler Türk vatanini parçalamak ve paylasmak için dört taraftan saldirmaga baslamislardi. Harpten son derece bitkin bir halde çikan Türk milleti, vatanini müdâfaa için silâha sarildi. Âkif, vatan müdâfaasinin ehemmiyetini anlatmak için hutbelerle halki, istiklâlini muhâfaza etmek için savasmaya çagirdi. Anadolu’da millî mücâdele rûhunun yayilmasi üzerine, Anadolu’ya iltihâka karar verdi.

Istanbul’dan deniz yoluyla Inebolu’ya çikti. Oradan Ankara’ya hareket etti. Konya isyani üzerine Konya’ya gidip, ayaklanmanin bastirilmasinda mühim rol oynadi. Sonra tekrar Ankara’ya döndü. Ankara’dan Kastamonu’ya giderek Nasrullah Câmiinde verdigi vaazlar nesredilerek memleketin her tarafina dagitildi. Sonra Ankara’ya döndü.

1920 târihinde Burdur Mebusu olarak Birinci Büyük Millet Meclisine seçildi. 17 Subat 1921 günü Istiklâl Marsi’ni yazdi. Meclis 12 Martta bu marsi kabul etti.
Zaferden sonra Istanbul’a geldi. Abbâs Halîm Pasanin dâveti üzerine 1923′te Misir’a gitti. O kisi Misir’da geçirip, baharda döndü. Artik her yil kisi Misir’da, yazi Istanbul’da geçiriyordu. Halîm Pasa geçimini karsilamayi taahhüt etti. Ertesi yaz Istanbul’a dönünce Diyanet Isleri Riyâseti tarafindan Kur’ân-i kerîmi tercüme etme vazifesi verildi. Âkif yillarca çalisti. Sonunda bu konudaki ilmî kifâyetsizligini anlayarak vazgeçti.

1926 yilindan îtibâren Misir Üniversitesinde Türkçe dersleri verdi. Derslerden döndükce Kur’ân-i kerîm tercümesiyle de mesgul oluyordu, fakat bu sirada siroza tutuldu. Önceleri hastaliginin ehemmiyetini anlayamadi ve hava degisimiyle geçecegini zannetti. Lübnan’a gitti. Agustos 1936′da Antakya’ya geldi. Misir’a hasta olarak döndü.

Hastalik onu harâb etmis, bir deri bir kemik birakmisti. Istanbul’a geldi. Hastanede yatti, tedâvi gördü. Fakat hastaligin önüne geçilemedi. 27 Aralik 1936 târihinde vefat etti. Kabri Edirnekapi Mezarligindadir.

Sahsiyeti: Mehmed Âkif’in Sirât-i Müstakîm ve onun devâmi olan Sebîl-ür-Resâd mecmuasinda çikan yüz kadar muhtelif makalesi, elli kadar tercümesi ve siirleri vardir. Fakat Âkif günümüzün hatta Türk târihinin en önde gelen destan sâirlerinden biridir. Siirleri edebiyat târihimizde büyük önem tasir.
Siirlerinde bâzan düsünce, bâzan duygu ön plandadir. Aruzu en güzel sekilde kullanan sâirlerdendir. Siirlerinde bir taraftan hürriyet, dogruluk, samimiyet, vatanseverlik, adâlet, istiklâl gibi ahlâkî kiymetleri telkin ederken, diger taraftan cemiyetlerin çökme sebebi olan riyakârlik, münâfiklik, korkaklik, dalkavukluk, tembellik, zulüm gibi fenaliklara siddetle hücûm eder.

Mehmed Âkif yasadigi devri bütün genislik ve derinligi ile siirlerinde yansitmaya çalismis bir Türk sâiridir. Yirminci yüzyilin ilk çeyreginde Türk milletinin içinde bulundugu acilari, sevinçleri, ümidleri ve hayal kirikliklarini manzum bir târih, bir roman, bir hikâye, bir destan havasi içinde anlatmaya çalismistir. Eserlerindeki kisiler de aydin, cahil, yobaz, züppe, sehirli, dinli, dinsiz, sarhos, gariban, külhanbeyi vs. gibi cemiyetin hemen her kesiminden insanlardir. Çevre olarak da saray, konak, câmi, sokak, bayram yeri, mevlit cemiyeti, savas yeri, mahalleler, köhne evlerin odalari, oteller vs. seklinde yasadigi devrin bütün husûsiyetlerini aksettiren yerleri seçmistir. Çalisma tarzi olarak, önce görüp incelemeyi, not ederek veya aklinda tutarak ve sonra siir taslaklari kurup, onun üzerinde çalismayi prensib edinmistir. Müsâhade ve kompozisyona büyük önem vermistir. Siirinde kapalilik yok gibidir. Her seyi açik açik yazmaya çalismis, mübhem duygulardan, yüce ve fizik ötesi mefhumlardan ve süslü hayallerden uzak durmustur. Kisilerini ve çevreyi resimvâri ve heykelvâri tasvirlerle anlatmistir. Mehmed Âkif, muhtevâ yönünden edebî ekollerden realist, biçim verdigi deger bakimindan parnasçi ve bâzi siirlerinde de naturalist bir hava içindedir. Siirlerinde sahsî üzüntüleri, arzu ve istekleri yok gibidir. Toplumun dertlerini konu edinmis, onlar adina gülmeye ve aglamaya çalismistir. Kötülerle, fakirlikle ve gerilikle mücadele esas gâyesidir.
Âkif, ahlâksiz edebiyata düsmandir. Samimiyetsiz, sahte ve taklitçi olanlari sevmemistir. Siirlerinde halk deyimleri, atasözleri, halk kelimeleri bol bol yer alir.

Siirleri manzum hikâyeler, hitâbet siirleri, lirik siirler ve taslama siirleri seklinde siniflandirilabilir. Bunlardan manzum hikâyeleri sosyal konulu, hitâbet siirleri didaktik muhtevali, lirik siirleri vatanî, millî ve dînî coskunluklarla dolu, taslama siirleri de sakadan hicve kadar uzanan tenkitleriyle doludur.
Mehmed Âkif siirlerini çogunlukla kuralsiz nazim sekliyle yazmistir. Vezin olarak yalniz aruzu kullanmis, ama heceye de karsi olmamistir. Üslûbu, siirlerindeki olaydan ve fikirden daha önce göze çarpar. Süse ve yapmaciga kaçmadan yasayan halk ifâdeleriyle kurulmus, çekici bir anlatisi vardir. Halk dili ve üslûbunu hemen her siirinde kullanmasina ragmen, bu konuda en çok muvaffak oldugu eseri Âsim oldu. Bol fiil ve sifat kullandigi siirlerinde asiri sadelikten ve yapma dilden kaçinmis, Servet-i Fününcularin agir ve cansiz lisanindan da uzak durmustur.

Siirlerinde tahkiye, tasvir, hitap, muhâvere gibi bütün anlatim yollarini basariyla kullanmistir. Bilhassa muhâvere (karsilikli konusma) anlatim yolu onun siirlerinin en önde gelen özelliklerinden olmustur. Iç âhenk, daha çok lirik siirlerinde görünür. Fazla mecaz kullanmaktan kaçinmistir.
Memleketin sosyal meseleleri, sâhit oldugu elem verici olaylar ve çilekes Anadolu insanlarinin hâlini sik sik siirlerine konu edinerek ele almis, duygu ve düsüncelerini samimi ifâdesiyle dile getirmis, çâre için çesitli teklifler öne sürmüstür. Osmanli Devletinin Tanzimâtin îlâniyla baslayan, mesrutiyet îlânlariyla devam eden ve Ittihat ve Terakki Partisinin iktidâri zamaninda son hadde vardirilan yikilisa götürücü hareketlerle kisa zamanda târih sahnesinden silinmesi, dünyâdaki Müslümanlarin ilim ve teknikte Avrupa’dan geri kalmis olmasi ve bassiz kalarak herbirinin ayri ayri yollar tutup parçalanmalari karsisinda, feryâd edici siirleri vardir.

Mehmed Âkif milletini ve dînini seven, insanlara karsi merhametli bir mizaca sâhip, sâir tabiatinin heyecanlariyla dalgalanan, edebî bakimdan kiymetli siirlerin yazari meshur bir Türk sâiridir. Istiklâl Marsi sâiri olmasi bakimindan da “Millî Sâir” ismini almistir. Ancak rastgele edindigi din bilgileriyle, zamâninin ve çagin dertlerine sahsî fikirleriyle çâre aramaya kalkismasi bâzi hatâlara düsmesine sebep olmustur.
Bunun yaninda Sultan Iknci Abdülhamîd Hanin memleket için yaptiklarini anlamayip onun sanina yakismayacak iftiralarda bulunmasi; sicilli mason Misir Müftüsü Muhammed Abduh’u övmesi; bir çalgicinin seslerini nidâ-yi ilâhîye benzetmesi begenilmiyen belli basli hususlaridir. Ahmed Dâvudoglu, “Dîni Tâmir Dâvâsinda Din Tahribcileri” kitabinda diger reformcular gibi, ilhâmini dogrudan dogruya Kur’ân-i kerîmden almak istedigini bildirmektedir.

Eserleri: Eserlerinin umûmî ünvani Safahât’tir ve ilk eseri yalniz bu adi tasir. Ikinci kitabinin adi Süleymaniye Kürsüsünde’dir. Hakkin Sesleri üçüncü, Fatih Kürsüsünden dördüncü, Hâtiralar besinci, Âsim altinci, Gölgeler yedinci kitabinin adidir. Bunlar, degisik târihlerde çesitli kereler basilmis olup, hepsi birlikte Safahât adi altinda da basilmistir. Safahât’taki misralarin tamami 12 bini bulur. Siirlerinden Istiklâl Marsi, Bülbül, Ordunun Duasi, Çanakkale gibileri bestelenmistir.
Âkif, Istiklâl Marsi siirini millet için yazdigini ifâde ederek Safahâtina almamistir.

h1

lanetli

Ocak 8, 2007

Amerikan İşkencesine Lanet — Ve Teşhis

Ebu Gureyb cezaevindeki işkence sahnelerinden biriIrak’taki Ebu Gureyb cezaevindeki Amerikalı gardiyanların tutuklulara yaptıkları işkencenin yeni kanıtları ortaya çıktı. Bir önceki yazımda da “alçaklık” olarak nitelediğim bu insanlık dışı, adice işkencelerin sadece “bir kaç kötü askerin işi” olmadığı, Amerikan ordusunda daha yaygın bir işkence uygulaması olduğu anlaşılıyor. Bunu, nefretle lanetliyorum. Umarım, sorumluları, hem beşeri hem de ilahi adaletle cezalandırılırlar.

“Kurtlar Vadisi Irak” filmini eleştirirken, işkenceci Amerikan askerlerinin, tüm Amerika’ya yönelik bir düşmanlığa neden olmasının yanlış olacağını, özellikle de bir “Hıristiyan düşmanlığı”na dönüşmemesi gerektiğini vurgulamıştım. Nitekim Amerikan ordusunun yaptığı işkenceleri kınayıp protesto edenlerin arasında, ABD’nin kendi Hıristiyanları önde gidiyor. 2004 yılında, Ebu Gureyb’deki işkenceler ilk ortaya çıktığında, bu konuda bir araştırma dosyası hazırlamıştım ve Aksiyon dergisinde yayımlanmıştı. Şimdi, Ebu Gureyb’deki işkencelerin bir kez daha ve tüm iğrençliğiyle ortaya çıkması üzerine, aynı dosyayı arşivden çıkarmakta yarar gördüm.

………
EBU GUREYB’İN SONRASI: AMERİKA, KENDİNİ SORGULUYOR

[Kısmen, 7 Haziran 2004 tarihli Aksiyon dergisinde yayınlandı]

Ünlü film yıldızı Edward Norton’un başrolünü oynadığı “25. Saat (25th Hour) adlı film, geçtiğimiz yılın önemli Hollywood yapımlarından biriydi. Filmde, uyuşturucu ticareti yaptığı için 8 yıl hapis cezasına çarptırılan New Yorklu bir gencin, hapse girmeden önceki son 24 saati gösteriliyordu. Ve sözkonusu genç (Edward Norton) son 24 saatinin sonlarına doğru en yakın arkadaşından ilginç bir istekte bulunuyordu: “Beni öldüresiye döv! Yüzüm tanınmayacak hale gelsin!”

Bu garip isteğin amacı, hapishaneye olabildiğince “yüzüne bakılamayacak” şekilde girmekti. Çünkü diğer türlü, genç ve yakışıklı bir mahkumun, orada akıl almaz cinsel taciz ve tecavüzlere uğrayacağını biliyordu.

Bu filmi izleyen pek çok insan, gelecekle ilgili hayalleri yıkılmış olan genç dramına odaklandı. Ancak film, bize çok daha büyük bir dramı da anlatıyordu: Amerikan hapishanelerinde yaşanan korkunç olaylar.
Amerika’daki Ebu Gureybler

Irak’taki Ebu Gureyb cezaevinde yaşanan ve fotoğraflarla belgenen taciz ve işkenceler üzerine, ABD’nin kendi hapishanelerindeki feci tablo, bir kez daha gündeme geldi. Ebu Gureyb’teki gardiyanların bazılarının Amerika’daki mesleği de gardiyanlıktı. Yani yaptıkları, yabancı oldukları bir iş değildi. Acaba uyguladıkları taciz ve işkenceler de, Amerikan hapishanelerindeki ortamı, binlerce kilometre ötesine taşımaktan mı ibaretti?

Bu soru, son haftalarda Amerikan medyasında giderek daha fazla yankı bulmaya başladı. Ülkenin en saygın gazetelerinden New York Times’ın 18 Mayıs tarihli ve “Amerika’nın Karanlık yüzü” başlıklı başyazısında, Irak’taki Ebu Gureyb cezaevinde çekilmiş olan işkence fotoğraflarının, pekala Amerikan cezaevlerinde de çekilmiş olabileceği, çünkü orada da benzer uygulamaların hüküm sürdüğü anlatılıyordu. ABD’de her yıl yaklaşık 12 milyon mahkum bulunduğu ve bunların çoğunun oldukça feci bir hayat sürdüğü belirtilen makaleye göre, mahkumlar arası tecavüz çok yaygın ve öte yandan çoğu kez gardiyanların da dahil olduğu uyuştucu ticareti ayyuka çıkmış durumda. Human Rights Watch (İnsan Hakları Gözlemi) raporlarına göre, mahkumlar arasında “vahşi şiddet” olayları ve tecavüz yaşanırken, görevliler çoğu kez bunları umursamıyor. Sözkonusu tecavüz vakaları o kadar vahim bir hal almıştı durumdaki, Amerikan Kongresi, “Hapishane Tecavüzlerini Engelleme Kararı” (Prison Rape Elimination Act) yayınlayarak, Adalet Bakanlığı’ndan bu ciddi problem konusunda önlem almasını istemişti.

New York Times’ın ünlü köşeyazarlarından Bob Herbert ise, “Amerika’nın Ebu Gureybleri” adlı 31 Mayıs tarihli makalesinde aynı konuda şu yorumu yapıyordu:

“Çoğu Amerikalı Ebu Gureyb hapishanesindeki Iraklı tutuklulara yapılan sadistçe uygulamalar karşısında şoke oldu. Ama şaşırmamıza hiç gerek yok. ABD’deki hapishanelerdeki mahkumlara da aynı şekilde rahatsız edici şeyler yapılıyor.”

Herbert yazısında ABD’nin Georgia eyaletindeki hapishanelerde 1990′Iı yıllarda yapıldığı tespit edilen bazı feci olayları da anlatıyordu. Gardiyanlar mahkumlara yönelik sistemli bir cinsel taciz ve aşağılama yürütmüşler ve bu da Güney ABD İnsan Hakları Merkezi (Southern Center for Human Rights) yöneticisi Stephen Bright tarafından detaylarıyla açıklanıp yargıya taşınmıştı. Herbert, sorunun kökendine yatan mentaliteyi de şöyle özetliyordu:

“ABD’de mahkumlara yapılan muamele hakkındaki mesaj yıllardır şu şekilde: Onlara istediğiniz gibi davranın, onlar sadece birer hayvan. Dolayısıyla Irak’taki tutuklulara yapılanlar da, sıradışı bir şey değildi. Onlara da hayvan muamelesi yapıldı ve bu kendi topraklarımızda mahkumlara yaptıklarımızın doğal bir mantıksal uzantısıydı.”

İşkenceden Zevk Alan ‘İnsan’

New York Times sütunlarına taşınan bu bilgiler, Irak’taki işkence skandalını farklı bir bakış açısından değerlendirmeyi gerektiriyor. Ebu Gureyb’teki işkencenin bir kaç “kendini bilmez” tarafından yapılan “münferit olay” mı, yoksa sistemli bir sorgulama tekniği mi olduğu tartışılmaya devam ediyor. Bu önemli tartışmanın yanında, bir de meselenin insani boyutu var. İşkence, askeri istihbarat uzmanlarınca emredilen bir sorgulama tekniği olsa bile, uygulayıcıların bu işi bu denli rahat, kaygısız ve hatta neşeli bir biçimde yürütmeleri, ortada bir ahlaki sorun olduğunu gösteriyor. Amerikan hapishanelerinde, Ebu Gureyb’te (ve elbette dünyanın daha pek çok yerinde) ortaya çıkan bir ahlaki sorun bu. Gücü eline geçirenlerin, elleri altındaki insanları “hayvan” olarak görmeleriyle ve onlara çektirdikleri acılar nedeniyle de hiç bir vicdani rahatsızlık duymamalarıyla ilgili bir sorun…

İşte Amerikalılar son günlerde bu sorunu tartışmaya başladılar. Amerikan vatandaşlarının ezici bir çoğunluğu da, işkence görüntüleri karşısında İslam dünyasındaki insanlar kadar şoke oldu ve tepki gösterdi. Şimdi ise, Amerikalılar, kendi toplumlarından nasıl olup da böylesine bir sadizmin türeyebildiğini tartışıyorlar.
“Mahkumlara Yapılan Taciz ve Amerikan Kültürünün Çürümesi”

Üstteki başlık, ABD’nin saygın düşünce kuruluşlarından biri olan muhafazakar Heritage Foundation’ın başkan yardımcısı Rebecca Hagelin’e ait. Hagelin Townhall dergisindeki makalesinde söze şöyle başlıyor:

“Tanıdığım her dürüst insan, Bağdat yakınlarındaki Ebu Gureyb cezaevindeki mahkumlara uygulanan kötü muameleye dehşet içinde tepki gösterdi… Ama Amerikalıların o meşum fotoğraflardaki barbarca davranışları göstermeye eğilimli olmalarına şaşırmalı mıyız?”

Hagelin, bu sorunun ardından ABD’deki porno endüstrisinin sadece internet üzerindeki bütçesinin 320 milyon dolara yaklaştığını belirterek şu yorumu yapıyor:

“Hiç bir mutlak değere dayanmayan, aklını seksle bozmuş ve her şeyi meşru gören kültürümüzle, Amerika kendisini uluslararası alanda küçük düşürmek için gerekli altyapıyı kurmuş durumda… Okullarda çocuklarımıza eşcinselliğin kabul edilebilir bir yaşam biçimi olduğunu söylüyoruz. Hıristiyanlığın ve Yahudi-Hıristiyan değerlerinin kamusal alandan silinmesine izin veriyoruz… Bunlar kendi kendilerine olmuyor.”

Benzer yorumlarda bulunan bir diğer muhafazakar yazar ise Culture and Family Institute (Kültür ve Aile Enstitüsü) başkanı Robert Knight. Knight, “Irak Skandalı Amerikan Kültürü İçin Tam Bir ‘Kusursuz Fırtına’dır” başlıklı makalesinde, Amerika’yı etkisi altına alan bazı kültürel akımların sonunda Irak’taki ölümcül tabloyu ortaya çıkardığı yorumunu yapıyor ve şöyle diyor:

“Müslüman radikaller, Amerikalıların çoğunun dürüst, kanunlara saygılı insanlar olduğunu ve kendilerine hiç bir zarar vermek istemediklerini bilmiyorlar. Radikaller Amerika’dan, biz iyi insanlar olduğumuz için değil, Amerika’nın kötülükleri sanki buradaki gerçeğin tümü gibi gösterildiği için nefret ediyorlar.”

Knight, Ebu Gureyb’teki gardiyanlar için “acaba o askerler sado-mazohist ilişkilere girme ve bunu videoya çekme fikrini nereden aldılar” diye sorduktan sonra şu cevabı veriyor: “Basit: Internette binlerce eşcinsel site var ve bunlar sado-mazohist yayınlarla, hatta bu içerikte partilerin reklamlarıyla dolu.”

Knight, Amerika’daki ahlaki dejenerasyonun düşünce temelini de, “On Emrin ve özgürlüklerimizin kaynağı olarak Tanrı’yı kabul eden tüm kamusal açıklamaların sistemli olarak reddedilmesi”nde görüyor. Ebu Gureyb’teki işkence skandalına karışan askerlerden birinin sonradan basına yaptığı açıklamada “içimdeki Hıristiyan bana bunun yanlış olduğunu söylüyordu” demesi, Knight’ın görüşünü destekliyor. Belki de sorun, o askerin içindeki vicdanın yeterince güçlü olmayışı…

Ahlak konusundaki tanımları biraz daha farklı olsa da, Ebu Gureyb’in temelde ahlaki bir sorun olduğunu liberaller de kabul ediyorlar. Los Angeles Times’ın liberal yazarlarından Robert Scheer, “Irak’taki Kötülük Yapanlar Biz Olduğumuzda” başlıklı yazısında, Başkan Bush’un teröristler hakkında kullandığı “kötülük yapanlar” kavramına atıfta bulunarak şu yorumu yapıyor:

“Kendi değerlerimizi kutlamadan önce kabul edelim ki, amaçların yöntemleri meşru kılacağı şeklindeki son derece tehlikeli fikri benimsediğimizde, biz de ‘kötülük yapanlar’ haline gelebiliriz.”

………
PHILLIP E. JOHNSON: “IRAK’TAKI İŞKENCE, NİHİLİST BIR PSİKOLOJİNİN ÜRÜNÜ”

Phillip E. JohnsonPhillip Johnson, ABD’nin önde gelen muhafazakar yazarlarından biri. 30 yılı aşkın bir süre, ülkenin en itibarlı üniversitelerinden biri olan California Berkeley’de hukuk profesörlüğü yaptı. Earl Warren’ın Kennedy suikastini araştıran komisyonunda görev yaptı. 1990′larda bu yana ise, din, devlet, laiklik, bilim felsefesi gibi konulardaki kitaplarıyla entellektüel dünyada büyük bir ün kazandı. ABD’nin en çok satan dördüncü dergisi olan “World”, 2003 yılında Phillip E. Johnson’ı “yılın adamı” seçti.

Prof. Johnson, Amerika’daki dini değerler, ahlaki dejenerasyon ve Irak’taki işkence skandalı konusundaki sorularımı yanıtladı.
- Amerikan kültüründe dinin önemini nasıl tarif edersiniz?

Amerika’daki dindar kültür, ülkenin kuruluşuna kadar uzanır. Ülkemizi kuranlar, Tanrı’ya inanmanın, insan haklarının ve demokrasinin de çıkış noktası olduğunu düşünüyorlardı. Bugün de Amerika dünyanın teknolojik olarak en ileri ülkesi ve aynı zamanda gelişmiş uluslar arasında en dindar olanı. Bu ikisi arasında da hiç bir çelişki yok. Aksine, Amerika’nın gücü buradan geliyor. Ancak son bir kaç on yıldır, kimi liberal entellektüelller, bazı Musevi örgütlerden de aldıkları destekle, Amerikan kültürünü daha fazla sekülerize etmek için çabalıyorlar. Okullarda öğrencilerin yaptığı toplu dualara gelen itirazlar ve bunun üzerine gelişen tartışmalarda olduğu gibi. Seküleristlerin bu çabası, kimi zaman kendi dünya görüşlerini mutlak doğru gibi göstermeye kadar varıyor ve bunun üzerine bir “düşünce kontrolü” inşa etmek istiyorlar. Örneğin seküler dünya görüşünün “yaratılış hikayesi” olan Darwinizm’e karşı getirilen bilimsel eleştirilere gösterdileri tahammülsüzlük gibi.

Ancak tüm bunlara rağmen Amerika’da bireysel ve toplumsal alanda dindarlık güçlü bir şekilde sürüyor.
- Peki toplumun önemli bir bölümünü etkileyen sekülerleşme sürecinin toplumsal etkilerini nasıl gözlemliyorsunuz?

Bu etkiler oldukça belirgin. Aile yapısının parçalanması açık bir örnek. Bunu özellikle de Afro-Amerikalılar (siyahlar) arasında gözlemleyebiliyoruz. 1960′lara kadar siyah Amerikalıların son derece tutarlı bir aile yapısı vardı. Kölelik ve ırk ayrımcılığının baskılarına bu sayede dayanabilmişlerdi aslında. 60′larda ise aile yapısında hızlı bir çözülme başladı. Gayrı-meşru doğumlar ve çocuklarını terk eden veya onlar üzerindeki denetimlerini yitiren aileler çoğaldı. Bunun uzun vadedeki sonucu, siyahlar arasında suç oranının hızla yükselmesiydi.
- Söz konusu değer yozlaşmasının Amerika’daki şiddet kültürüyle de bir ilgisi olabilir mi?

Şiddet kültürünün yükselmesinde pek çok farklı faktör vardır kuşkusuz. Ancak toplumdaki dini değerlerin erimesi de bu faktörlerin önemlilerinden biridir. Eğer insanlara, bu dünyayı yaratan ve yöneten, sonunda da kötülüğü cezalandıracak ve iyiliği ödüllendirecek doğruluk sahibi Tanrı’ya inanmamaları yönünde telkinde bulunursanız, bunun büyük etkileri olur. Kendilerini diledikleri her şeyi yapmakta özgür hissederler. Zengin veya güçlü olabilmek ve amaçlarına ulaşabilmek için her yöntemi meşru görmeye başlarlar. Şiddet de bunlardan biri olabilir. İşte bu nedenle toplumun sekülerize olmasının yıkıcı sonuçlar vardır. Örneğin Amerika’da çok ciddi bir uyuşturucu sorunu var; hatta bazı insanlar hallüsinasyon yapıcı ilaçlara dayanarak yeni dinler bile türetiyorlar. Bu çok büyük bir suç sorunu üretiyor, çünkü uyuşturucunun satılması, alınması ve dağıtılması suçla doğrudan ilişkili.

Ancak toplumdaki bu çürümeyi gören ve önlem almak isteyenlerimiz de var ve bu da aksi yönde bir hareket geliştiriyor.
- Irak’taki son işkence olayları ile sözkonusu şiddet kültürü arasında da bağlantı görüyor musunuz?

Tutuklu ve mahkumlara kötü muamele yapılması, tüm dünyada rastlanan bir durum ve ne yazık ki ABD’de de bu çok yaygın. Hapishanelerimizde çok feci şeyler yaşanıyor. Mahkumları bir tür “aşağı insan” gibi görme yönünde bir eğilim var. Onlara insan gibi davranmama eğilimini doğuruyor. Bu Amerika’da çok ciddi bir problem oluşturduğu için, bunun tedavi edilmesi yönünde de girişimler var. Bu konudaki en etkin girişim, Hıristiyan bir yardım kuruluşu olan “Hapishane Dostluğu” (Prison Fellowship). Bu kuruluş hem mahkumları hem de gardiyanları eğitmek ve onlara manen destek olup, moral seviyelerini yükseltmek için büyük bir çaba harcıyor.

Irak’ta veya bizim hapishanelerimizde yaşanan işkence ve benzeri feci uygulamaların altında, benim “nihilizm” olarak tanımlamayı tercih ettiğim bir psikoloji var. Yani hiççilik, insanın hiç bir değerinin ve kutsallık duygusunun kalmaması. Orada işkence yapan Amerikan askerlerinin, hem mahkumlara hem de kendilerine hiç bir saygı duymadıkları anlaşılıyor. Zalimlik yapıyor ve bundan da, kendilerini güçlü hissetmelerini sağyladığı için, zevk alıyorlar. Bu ruhsal bir hastalık ve ruhsal ihtiyaçların karşılanması yoluyla tedavi edilmesi gerekiyor.

h1

Aralık 21, 2006

Samimiyet bağlarını sıkıca bağlamaktır, bir daha çözülmemecesine. Bilirim zordur o bağları bir araya getirmek ama daha kaç asır böyle şüpheyle yaşanır ki

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.